Güneş’in olağanüstü özellikleri

Güneş, Dünya’mızın ısınmasında ve ışık almasında yegane yetkili ve vazifeli araç. Ay ise, sadece güneşten almış olduğu nurla, Dünyamızı aydınlatmakla, dünyamızın uydusu olup, Güneş etrafındaki ve kendi ekseni etrafındaki hareketleri deruhte etmesinde etkili olmak vazifelidir. Düşünüldüğü zaman bazı inkarcı tayfaların güneş gibi binlerce galaksi sisteminin bilimsel olarak da kanıtlanmış olması, kendilerini inkar etmekten alıkoymamaktadır. Halbuki insan, sadece güneşin vazifesini akıllı bir şekilde düşünse, işleyen bu düzenin arkasında mutlak bir yaratıcının olduğuna akıl ve sır erdirebilir.güneş

Güneş bir denge içerisinde

150 milyon km uzakta dünyamızı ısıtan güneş, bir km yakında olsa, veya kendi ekseni etrafında hareketi, dünyamızın hem kendi ekseni etrafında hareketi, hem de güneş etrafındaki hareketlerinden bir sapma meydana gelse, yaşam diye bir durum söz konusu olmayacak. Bundan başka güneş ışınlarının sadece milyarda ikisi dünyamıza gelebiliyor. Fazlası veya eksiği gelse, yine hayat olmayacak.

Güneşin bir saniyede ürettiği enerjiyi, dünyada ki 3 milyar nükleer santral bir senede anca üretebilecek düzeyde. Bu hassas çizgi değiştiğinde yine dünyada bir yaşamın olması söz konusu olmaz. Mesela karbon bazlı moleküllerin oluşması, hayatın devamı için gerekli. Ancak evren içerisindeki yıldızların milyonlara varan sıcaklığı ve -273 dereceye kadar varabilen soğukluğu düşünüldüğünde, karbon moleküllerinin oluşabilmesi için gerekli olan sıcaklık aralığı (-20 ile 120 derece) yüz binde birlik bir dilimi bile ifade etmiyor. Düşünüldüğü zaman her sabah yataktan hayatımızı normal bir şekilde devan ettiriyoruz ama, evrende yaşamamızı sağlayan ince formüller Yaratıcı tarafından hiçbir zaman bozulmuyor. Eğer bu kanunlar bozulsa, hiç kimse yatağından kalkamaz ve yaşayamaz. Yaşamamız, çok ince bir hassasiyetle vücuda getirilmiş evrende işleyen düzenin mutat serüvenini bozmadan devam ettirmesine bağlı.

Bilimin ne derece önemli olduğuna dair kanıt!

Evet, Osmanlı Devletini hedef alarak İslam bilimle asla ilgilenmez ve bilimi engelleyici yasaları vardır sözleriyle, İslam’dan uzaklaştırılmaya çalışılan bir millet vücuda getirilmeye çalışılmış olsa da, hala herkesin gözünün önünde olan hakikatler, dillerde, atılan iftiralara güzel bir cevap olması için yeterince dolaştırılmıyor. Söz konusu bir kanıt daha, İslam’ın asla bilime engel olucu bir misyonu olmadığını kanıtlıyor. Hoş zaten Hak olan bir din, asla bilime engel olamaz ama maalesef İslam’dan bihaber yaşayan kişiler, bunun bu şekilde bilim-nedirolduğunu sanıyor.

İslam imiş devlete pa-bendi terakki

Evvel yoğ idi bu rivayet, yeni çıktı

Ziya paşa, bu dizelerinde yeni icat olunan düşünceye atıfta bulunuyor. Neyse biz konumuza dönersek eğer, söz konusu delil Ulucaminin mimberinde yer alıyor. Mimbere işlemmiş olan ahşap kabartmalar, galaksilerin dağılışını günümüz biliminin ölçülerine göre aynen yansıtırken, aynı zamanda ise, bilimin daha yeni yeni sırrını çözmeye başladığı iki kuyruklu yıldızdan da haber veriyor. Bununla da kalmıyor, bilimin ancak 1929 senesinde keşif ettiği Plüton gezegeninin yerini tam isabet bir şekilde tayin ediyor. Mimberde bulunan Güneş planı ancak 1900’lü senelerden sonra Avrupa tarafından keşfedilebiliyor.

Peki bu kanıt daha önce niye ortaya çıkmamış. Ulucamide namaza giden bir Fen öğretmeni, mimberde işlemeleri görünce şok oluyor.  Fen öğretmenini bir hocası ona, eğer ahşap işlemelerde bir simetri söz konusu değilse, muhakkak orada bir mesaj vardır sözü aklına geliyor. Başlıyor mimberdeki mesajı araştırmaya. Açık bir şekilde Güneş sisteminin çizilmiş olduğunu ve 9 gezegeninde çok doğru bir şekilde tayin edildiğini astronomi dalından arkadaşlarla tespit ediyor.

Söz konusu mimber, Osmanlı Devletinin ilk büyük şeyhülislami Molla Fenari Hazretleri tarafından ahşap Ustasına yaptırıldığı sanılıyor. Molla Fenari hazretlerinin bugün İngiltere’de astronomi kitaplarının olduğu da bir gerçek. Ahşaplar hiçbir çivi kullanılmadan birleştirilmiş. İşin ilginç kısmı tüm gezegenlerden daha farklı yöne döndüğü ancak tespit edilen Plüton’un, ahşap işlemede yerinin bugünkü bilinin tayin ettiğiyle aynı olması.

Bu eser Galileo “Dünya dönüyor” dediği zaman asıldığından tam 230 sene önce yapılmış. Düşünülünce Bilimin Osmanlı için hatta İslam için ne kadar değerli olduğu görülebilir.

Yöneylem araştırması nedir?

Yöneylem araştırması, harekat araştırması diye de bilinen bir problem çözme yöntemidir. İkinci dünya savaşı sırasında ilk olarak kullanılmaya başlanmıştır ve günümüzde de özellikle endüstri mühendislerinin araştırma alanında bulunmaktadır.

yoneylem_small

Birden çok kısıtlayıcının bulunduğu durumlarda karar verilmesinde kullanılan bu yöntem birçok alanda kullanılabilmektedir. Örnek vermek gerekir ise en optimum sayıda araç kullanımı için otobüs güzergahlarının belirlenmesinden, en yüksek karlılığın sağlanması için hangi ürünlerin üretilmesi gerektiği gibi konulara kadar aklınıza gelebilecek bir çok konuda karar verilirken bu yöntem kullanılır.

Bu yöntemi kullanırken kısıtlayıcıların belirlenmesi gerekir. Kısıtlayıcılarımız zaman, para, hammadde ya da enerji olabilir. Örneğin bir imalat atölyesinde bir ürünün üretilmesine karar verirken üretim süresi, maliyeti, satış fiyatının ne olacağı gibi konular göz önünde bulundurularak araştırma yapılır. Genellikle birden fazla seçenek olması durumunda örneğin birden fazla ürünün üretileceği bir imalathanede tüm kısıtlar göz önüne alınarak hangisinden kaç tane üretileceğine karar verilir.

Yöneylem araştırması ile hedefler belirlenir, güzergahlar seçilir ya da teklifler sunulur. Bu yöntemi kolayca seçim yapamayacağınız karmaşıklıktaki durumlarda kullanmalısınız. Yöntemin kullanımı uzmanlık gerektirmektedir ve matematiksel metodlar kullanılmaktadır. Yönetim kademelerinde çalışanlar tarafından sıkça başvurulan yöntemler arasındadır.

Simülasyon Nedir?

Simülasyon, bizim dilimizdeki hali ile ise benzetim, gerçek sistemlerin taklit edilmesi ile sistem üzerinde bir takım uygulama ve değişikliklerin sonuçlarının kolay bir yol ile gözlenmesini sağlayan bir yöntemdir. Modelleme olarak da adlandırılan bu yöntem ile gerçekte yapılması planlanan değişiklikler ya da yeni yatırımların denenmesinde kullanılan tekniklerden oluşan, sistemlerin yansımasıdır diyebiliriz.

1346666128_simulasyon

Simülasyon denilince zamanımızın gençlerinin aklına bilgisayar oyunlar gelecektir. Aslında bu yanlış bir düşünce değil. Bilgisayar oyunlarının bazıları da bu yöntemi kullanırlar. Gerçek sistemlerin birebir taklit edilerek sanal ortama aktarılması ile bu tarz oyunlar doğmuştur.

Sanal ortamda yapılan benzetimlerde asıl amaç matematik yöntemlerin kullanımının güçleştiği zamanlarda sistemlerde yapılacak değişimlerin sonuçlarının tahmin edilebilmesidir. Sistemin birebir aynısı kurulduktan sonra yapılması istenen değişiklikler modele uygulandıktan sonra modelin yeterli süre çalıştırılması sonucunda ortaya çıkacak olan istatistik veriler değerlendirilir. Aslında siz modelleme sayesinde istediğiniz uygulamaları deneyerek sonuçlarını gözleme fırsatını yakaşamış oluyorsunuz. Bunun sonucunda da daha doğru kararlar verebiliyor ve gerçek sistemdeki olası zararların önüne geçmiş oluyorsunuz.

Ancak modelleme burada anlattığım kadar kolay bir yöntem değil elbette ki. Öncelikle bir uzmanlık gerektirdiği kesin. Benzetim yapacak kişinin, benzetimi yapılacak sistemi en küçük ayrıntısına kadar araştırması ve yeteri kadar gözlem yapması gerekmektedir. Yapılan tüm gözlemler sanal ortama usta bir şekilde aktarılmalıdır ve bu yeni model sistemin ise yeterli sayıda çalıştırılarak elde edilen istatistiksel verilerin doğru bir şekilde okunması gerekmektedir.

Modelleme işleminde kullanılabilecek birçok yazılım mevcut olmasına rağmen bazılarının kullanımı oldukça yüksek uzmanlıklar gerektirmektedir. Ancak kullanımı kolay olan ve verdiği sonuçlar ile de kullanıcılarını memnun eden yazılımlar da mevcut. Bunlardan en çok tercih edileni ise Promodel adında bir modelleme yazılımı. Tavsiye edilebilecek güvenilir ve kolay kullanım sağlayan bir ara yüze sahip olan bu program ile tatmin edici sonuçlar alacaksınız.

Havaalanlarının, otoyolların, üretim sistemlerinin, hizmet sektörü problemlerinin hatta tıbbi operasyonların dahi simüle edildiği göz önüne alınır ise benzetim tekniklerine hakim kişiler için yüksek yoğunlukta iş olanakları mevcuttur diyebiliriz. Bu tekniğin iyi bilinmesi bile başlı başına aranan kişi olmanızı sağlayacaktır.

 

Nükleer Silahlar, Etkileri ve Korunma Yolları

Zamanımızda teknolojinin herşeyi değiştirdiği kabul edilen bir gerçek. Günlük yaşamımızdaki işlerimizi yaparken, örneğin fatura öderken, alışveriş yaparken ve ya çalışırken ki alışkanlıklarımız ya da yöntemlerimiz teknolojinin ilerleyişleri ile bambaşka bir hal aldı. Peki ya savaşlar? Onlar da değişti mi?

Savaşlar tarihin en karanlık zamanlarından beri olmuştur ve malesef olmaya da devam edecek gibi görünüyor. İnsan ırkı her zaman kavga edecek bir mevzu bulabiliyorken nasıl olmasın ki savaşlar. Ancak hiçbirşey bilindiği gibi işlemiyor artık. Kalabalık olan toplumlar değil teknolojisi yüksek olan toplumlar daha çok zarar veriyor düşmanına. Katliamlar gerçekleşiyor belki ama kimin umrunda. Ve malasef bunu durduracak güçlere de sahip değiliz çoğumuz.

Teknolojik savaşlarda en bilinen ve en çok korkulan silah kuşkusuz nükleer silahlar. Peki nedir nükleer silahlar? Nasıl çalışır? Etkileri ve korunma yöntemleri nelerdir?

154451

Nükleer silahlar iki yol ile çalışırlar. Biri madde atomlarının parçalanması diğeri de iki ayrı atomun birleşmesi ile ortaya çıkan enerjinin silah olarak kullanılması şeklindedir. Bu iki yöntemden hangisi kullanılmış ise silah ona göe adlandırılır ve ortaya çıkan enerji yani silahın yıkıcılığı da buna göre değişir. En çok bilineni olarak Atom bombaları ve daha yıkıcı olmasına rağmen çok fazla bilinmeyen Termonükleer silahlar…

Atom silahları atomların parçalanması temeline dayalı olarak çalışan silahlardır. Yani gerçekleşen tepkime fisyon (parçalanma) tepkimesidir. Bu silahla peş peşe gerçekleşecek olan reaksiyonlar tetiklenir ve ilk patlamadan sonra giderek büyüyen bir dalga şeklinde etkisi gözlenir. Bilindiği üzere Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarında da bu çalışma sistemi kullanılmıştır.

Termonükleer silahlar bir diğer adı ile hidrojen bombaları ise atom bombasına göre 1000 kat (en az) daha yıkıcıdır ve çalışma yapısını füzyon (birleşme) tepkimeleri oluşturur.

Nükleer silahlar %45 basınç, %35 termal enerji,%15 kalıntı radyasyon ve %5 ani radyosyon etkisi yaratır. Etkiler silahın cinsine, arazinin yapısına, silahın gücüne, patlatılma yüksekliğine, hedefin yapısına ve patlamanın gerçekleştiği noktaya olan uzaklığa bağlısır.

Patlama sonrasında yüksek ısı ve ışık meydana gelecek ve ortamda ani basınç yükselmesi oluşacaktır. Ortaya çıkan ışığa çıplak gözle bakmak görme kaybına neden olabilecek şiddettedir.  Isı ise ciltte derin yanıklar meydana getirirken çevrede de yangınlara neden olacaktır. Yavaş ilerleyen ancak etkisi büyük olan basınç artışı ise yıkımların temel nedenlerinden biridir. Canlılar için ise en büyük zararı radyasyon oluşturur. Ani radyasyonun etkisi daha büyük olsa da kalıcı radyasyon hasar bölgelerini uzun zaman yaşanılmayacak hale getiren sonuçlar doğurmaktadır.

Korunmak için ilk patlama anında dışarda iseniz;

  • Patlamayı fark eder etmez duvar dibine, kuytu bir yere ya da varsa bir çukura girip Kollarınızı başınızın üstünde kavuşturun.
  • Gözler kapalı olacak ve ışığı görmeyecek şekilde dizlerinizi karnınıza doğru çekip kapanmalısınız. Aynı zamanda açık yerlerinizi giysilerinizle örtmelisiniz.
  •  Bu durumu patlamanın ilk etkileri geçene kadar muhafaza etmek gereklidir (yaklaşık olarak bir dakika).
  • Evde iseniz aynı şekilde cam kırıkları ya da eşyaların gelemeyeceği bir yer bulup pencerelere sırtınız gelecek şekilde yatın ve kapanın. Açık yerlerinizi yine örtmeniz gerekecektir.

İlk etkinin geçmesi ile en yakınınızdaki sığınağa ya da korunabileceğiniz ve sığınak haline getirebileceğiniz yere ulaşmak için 30-60 dakikanız olacaktır.

  • Sığınağa ulaşınca üstünüzdeki tozları ve kırıntıları silkeleyin.
  •  Mümkünse elbiseleriniz değiştirin.
  • Sığınağa girince mümkün olduğunca temizlenmeye çalışın.
  •  Açıkta kalan yiyecekleri yemeyin ve suları içmeyin.
  • Katı meyve ve sebzeleri kabuklarını kalınca soyarak tüketmeniz daha doğru olacaktır.
  • Halsizlik, mide bulantısı ve kusma durumlarında yetkililere haber vermelisiniz.

Japonların başarı sırrı: Kaizen

İkinci dünya savaşından sonra Amerika ve Avrupa ülkeleri, Japonya’nın hızlı gelişiminin sırrını merak ettiler. Japonya’nın sırrı ise oldukça basit ve mütevazı bir yöntemdi; küçük, yavaş ama sürekli iyileştirme. Japonlar buna “kaizen” diyorlardı. Yani “iyi değişim” ya da “iyiye doğru değişim”…

Kaizen

Kaizenin uygulanması az yatırım çok sabır gerektirir. Temel amaç kolayca çözülebilecek büyük yatırım gerektirmeyen problemlerin kalıcı olarak çözülmesi ile verimin arttırılması ve maliyetlerin düşürülmesidir. Uygulamada özverili davranılırsa gerçekten inanılmaz iyileşmeler sağlayan kaizen her alanda kullanılabilen bir uygulamadır.

Kaizen genellikle üretim alanlarında uygulanmasına rağmen özel hayatınızda bile bu küçük ama kalıcı değişim felsefesini kullanabilirsiniz. Uygulamada bir problemin belirlenmesi ile başlayan faaliyetler kaizen takımının kurulması ile devam eder.

Kaizen takımında, belirlenen problem ile ilgili bilgi sahibi olan ve bu problemin etkin olduğu sahada çalışma gösteren her kademe çalışandan birey bulunabilir. 5-7 kişi kaizen takımı oluşturmak için idealdir. Bu takım 2-5 gün boyunca probleme odaklanır ve problemin detaylı tanımı, nedenleri ve çözüm önerileri üzerine beyin fırtınaları gerçekleştirirler. Bu esnada her kademeden takım üyesinin sözü eş değerdedir ve en sıra dışı fikirler bile dikkate alınarak kaydedilir.

Bu süreçte problemin yerinde gözlenmesi ya da geçmiş kayıtların incelenmesi gibi bilgi edinme yöntemleri de kullanılır. Akla gelen her konuda problem irdelenmelidir. Örneğin, bir ürünün, üretim süreçlerinden birinde yaşanan problemden dolayı o süreçte kullanılan ve dışardan getirilen malzemelerin tedarikçileri ile bile iletişime geçilip yaşanan probleme bu malzemenin neden olup olamayacağı araştırılabilir. Başka tedarikçilerden istenen örnekler ile denemeler yapılıp sonuçları değerlendirilebilir.

Probleme neden olan bütün nedenler derlendikten sonra kök nedene karar vermek gerekecektir. Kök neden problemin asıl nedeni, kaynağıdır. Eğer bu nedene müdahale ettiğimizde problemin büyük bir kısmını engellemiş olacaksak işe buradan başlamak mantıklı olacaktır. Bu sebepten dolayı da kök neden analizleri yapılır.

Kök nedenler de belirlendikten sonra bir planlama yapılır ve uygulamaya geçilir. Bu nokta da herkesin özverisi çok önemlidir. Sabırla alınan kararlar uygulanmalıdır ve sonuçlar değerlendirilmelidir. Kayıtlar sonraki aşamalarda incelenerek yapılan değişimlerin sonuçtaki payı araştırılacaktır.

Bütün uygulamalar sonucunda bir iyileştirme sağlanmış ise bunun devamlılığı sağlanmalıdır. Bu nokta da standartlaştırma işlemi yapılır. Örneğin yapılan tüm değişimler üretimdeki tekbir makineye uygulanmış ve sonuçların iyi olduğu gözlenmiş ise operatörlere verilen eğitimler ve makinelerde yapılan revizyonlar ile genele uygulanmalıdır. Sonrasında da devamlılığını sağlamak amacı ile denetlemeleri yapılmalıdır. Değişimler yazılı hale getirilmeli ve herkesin anlayacağı şekilde anlatılarak kaydedilmelidir.

Kaizen uygulamasını her alanda ve defalarca uygulayabilirsiniz. Hem maliyeti düşüktür hem de takım ruhunu ve başarının lezzetini tatmak için bulunmaz bir yoldur. Siz de iş yerinizde etrafınıza daha dikkatli bakın. Emin olun çözüm bekleyen birçok küçük problem göreceksiniz.

Küresel ısınma

Küresel ısınma gündemimizi uzun yıllar meşgul etmeye devam edecek sıcak bir gündemdir. Bilimsel olarak kürsel ısınma; deniz, hava, karada rastlanılan geleneksel sıcaklık ortalamalarının her geçen zaman zararlı bir etkiye dönüşebilecek oranda artmasıdır. Buküresel ısınma yaşanan artışlar karada daha fazla iken, denizlerde daha azdır. Ancak ufak bir sıcaklık artışı olarak olayın görülmemesi lazımdır. Zaten bilim çevresince olayın sadece ufak rakamlara dayalı sıcaklık artışı şeklinde yorumlanmadığından buna dair çözümlerin acil masaya yatırılması istenmektedir. Küresel ısınmaya neden olan başlıca etmen sera gazlarını havaya salınmasıdır. Bunun önlenmesi için uluslar arası antlaşmalardan sonuncusu olan Kyoto Protokolü sera gazlarının azaltılmasını ön gören kararları barındırır. Ülkemizde bu anlaşmaya taraftır.

Her ne kadar sera gazlarının küresel ısınmaya neden olduğunu söylemişsek de, bunun daha farklı nedenlere dayandığı da iddia edilmiştir. Gama ışın patlamalarının küresel ısınmaya neden olduğunu söyleyen bir tez ortaya atılmıştır. Güya bu patlamalar neticesinde meydana gelen yoğun ışık ve radyasyon güneş sistemine ve yakın uzay sistemine zarar veriyormuş. Ancak daha sonraları yapılan derin araştırmalar küresel ısınmanın asıl sorumlusunun sera gazları, yani bir insanlar olduğu ortaya çıktı. Küresel ısınma sonucunda meydana gelen kutuplarda ki çözülmeler okyanusların her geçen sene biraz daha yükselmesine sebep olmaktadır. Ancak bundan daha korkunç bir mesele olarak görülen ise, artan sıcaklıkların Sibirya’nın altlarında depolanan CO2 zehirli gazını ortaya çıkartabilmesi ihtimalidir. Bir başka saklı olduğu yerden ortaya çıkabilecek olan zahirli gazlar denizlerin alt tabakalarında depolanan gazlardır. Kısacası kendimize verdiğimiz zarar giderek daha büyük bir soruna dönüşüyor.

Bugün zehirli gazların atmosfere yayılmasını önlemek için yapılan çalışmalar var. Mesela Ford firması yıllık 1.2 ton karbondioksit gazının atmosfere salınmasını önleyen elektrikli araba geliştirdi. Bunun gibi çalışmalar meydanlarda çok olsa da, bu çalışmaların hayatımıza uygulanması hız kazanmadıkça zarar gittikçe büyüyecektir.

Çip teknolojisiyle gelen devrim

Teknolojinin ne kadar faydalı olduğunu savunanlar kadar, bir o kadar da, zararlı olduğu hakkında beyanatlar verenler vardır. Teknolojinin zararlarını ortaya çıkaran kesim, teknolojisiz bir hayatın olması, yani teknolojinin hayatımızdan çekilmesini düşünmüyorlar tabi ki de. Bunların yaptıkları eleştiriler, teknolojinin insanlığa zarar veren taraflarının bilincini oluşturmak ve belki de böylece, daha yeşil bir teknolojiyi, yani sağlıklı bir teknolojiyi mümkün kılmaktır. İşte bu çabaların giderek yerini bulduğunu söyleyebiliriz. çip teknolojisiÇip teknolojisi sayesinde, insanlar teknolojiden daha sağlıklı bir şekilde yararlanabileceklerdir.

Çip teknolojisi, şuanda sağlık sektöründe hızla gelişen bir yapıya sahiptir. Peki nedir bu çip teknolojisi? Şöyle anlatayım. Söz konusu çipler, insanların deri altlarına veya organlarına yerleştirilerek, insan hayatına zarar veren durumlardan kaçınılmasını sağlamak, vücudun hareketlerini tespit etmek, vücutta herhangi bir kötü gidişatın haberini önceden alarak, erken müdahaleyi mümkün kılmayı sağlayan teknolojidir. Bunun ilk denemesi İsviçre bilim adamları tarafından yapıldı. Deri altına yerleştirilen bir küçük çip sayesinde, kalp hastalarının ve şeker hastalarının durum değerlendirmeleri, saatlik bir rapor halinde takip edildi. Bu çipler ani gelebilecek olan kalp krizini 3 saat önceden haber vermeyi başararak, ani kalp krizinden sonra gerçekleşen ölümlerin azalmasına vesile olmayı başarabildiler. Biliyorsunuz ki, erken teşhis ve tanı, hayat kurtarır. Bu çiplerin insan vücudunda ki, günlük hareketleri izleyerek, herhangi bir olumsuz netice durumda erken uyarı sistemine sahip olması, travmaların, krizlerin yaşanmasının önüne geçecektir. Bu da, teknolojinin yeşil kısmıdır. Çünkü insan derisine monte edilen çipler, gayet sağlıklı olduğu saptandı. Uygulama geçer not aldı.

Bunun gibi deri altına yerleştirilen termometrede denendi. Buda insan vücut ısısındaki değişimleri gösteriyor. Ani ateş yükselmelerinden yaşanan bilinç kaybı, travma gibi riski durumların önünün önceden alınabilmesini sağlıyor. Kısaca çip teknolojisi, sağlık sektöründe ki devriminin kısa bir hikayesidir.

Tükenmez kalem

Günlük haytukenmez kalematımızda en çok kullandığımız kırtasiye ürünlerinden biri de tükenmez kalemdir. Dolma kalem yerine pratik kullanımı ile daha çok tercih edilmekte olan tükenmez kalemler kalıcı imzaların kahramanları olmuştur. İçeriğindeki bilyeli yapı sayesinde uzunca süre kullanılması mümkün olan tükenmez kalemlere, “tükenmez” denme sebebi de bu bilyeli yapı nedeniyle; bir tükenmez kalem ile bir ila iki kilometre çizgi çizilebiliyor olmasıdır.

Tükenmez kalemin mucidi ABD’li denizci John Loud’dur. Derileri işaretlemek için ihtiyaç duyduğu kalemi kendi icat eden John Loud, 1888 yılında, mürekkep dolu bir boru ve ucunda bir bilye ile ürettiği kalemin patentini de almıştır.

John Loud’ın geliştirdiği ilk modeli, 1935 yılında Macar Ladislao Biro, kimyager olan kardeşi ile birlikte geliştirmiştir. Arjantin Başkanına ürünü göstererek onayını ve teşviğini alan Biro kardeşler Arjantin’de seri üretim amacıyla ilk tükenmez kalem fabrikasını kurdular.

Ürünü görüp beğenen dünyanın birçok yerinden üreticiler kendi ülkelerinde üretime geçmeye başlayınca tükenmez kalem üretimininde ve pazarlamasında küresel bir rekabet de oluşmaya başlamıştır. Bu hızlı gelişme neticesinde ISO da tükenmez kalem için üretim standartları belirlemiştir:

  • ISO 12756
  • ISO 12757-1
  • ISO 12757-2
  • ISO 14145-1
  • ISO 14145-2

1998 yılında yayımlanan standartlar ile tükenmez kalem üretimine bir standardizasyon getirilmiştir.

Silinemeyen kalem ihtiyacını en etkin şekilde karşılayan tükenmez kalemdir. Zira, dolma kalemin mürekkep doldurma zorunluluğu ve zahmeti, ağırlığı gibi özelikleri tükenmez kalemi daha pratik bir ürün olarak öne çıkarmaktadır. II. Dünya Savaşı sırasında Amerika Birleşik Devletleri Hava Kuvvetleri, tüm uçuş personelinin kullanması için tükenmez kalemi tercih etmiştir. Çünkü, 3000 metreye varan yükseklikte akmayan tek kalem tükenmez kalem olmuştur.

Üretim teknolojilerindeki olağanüstü gelişmeler neticesinde, tükenmez kalem ürününde de inanılmaz boyutta çeşitlendirmeler gerçekleşmiştir. Renk, koku, sim, vb. birçok kategoride tükenmez kalemi çeşitlendirme söz konusu olabilmektedir.

Yıldız kayması

yildiz kaymasiTutulan dileklerin gerçek olmasını sağladığı düşünülen yıldız kayması, aslında yıldızlarla hiç alakası olmayan bir doğa olayıdır. Düşmekte olan yıldızın bir anlamda ölmekte olduğu, ölmeden önce tüm dileklerin gerçekleşmesini sağladığı gibi bir anlam büründürülen bu doğa olayında şansını deneyen çok fazla insan olduğu bilinmektedir.

Güneş sistemi içinde, gezegenlerin Güneş ile aralarında olan çekim kuvvetinin etkisi ile dolaşıp duran sayısız göktaşı mevcuttur. Bu göktaşları Dünya’nın çekim kuvvetinin alanına dahil olduklarında büyük bir hızla atmosfere giriş yaparlar. Bu hızlı giriş ile başlayan sürtünmeden dolayı aşırı ısınıp yanarlar ve arkalarında bir ışık yolu bırakarak düşüşlerine devam ederler, en sonda da gözden kaybolurlar. Yıldızın kaydığını zannettiğimiz durum da tam olarak göktaşının bıraktığı bu ışık ve alev yoludur.

Düşmekte olan bu göktaşlarından dünya yüzeyine kadar gelmeyi başarabilenlerine “meteroit” denir. Dünya yüzeyine inmeden gökyüzünde kaybolanlarına ise “meteor” denilmektedir. Meteoritler, dünya yüzeyinin büyük bir kısmı su olduğundan genelde okyanuslara düşerler. Ancak, karaya düşmüş göktaşları da vardır. Düştükleri yerde geniş izler, derin çukurlar oluştururlar. Dünyaya bugüne kadar düşmüş en büyük göktaşı, 80 ton ağırlığındaki, güneybatı Afrika’da Grootfentein’a düşmüştür. Ülkemizdeki en büyük göktaşı ise 25 kilogram ağırlığındaki, Domaniç Yaylası’na düşmüş olan göktaşıdır. Göktaşı düşmesi nedeniyle yaralanmış insanlar da zaman zaman olmuş olmakla beraber, çok önemli facialar boyutunda bir olay bugüne kadar yaşanmamıştır. Göktaşı nedeniyle yaralanan kişiler de bu çok istisnai olayın başlarına gelmiş olmasını, sıradışı bir kısmetin habercisi olarak yorumladıklarına dair rivayetler de kulaktan kulağa dolaşmaktadır.

Her yıl dünya atmosferine 200 bin kadar göktaşının girdiği bilinmektedir. Dünya yüzeyine kadar inen göktaşlarının ağırlıklarının 15 bin ton civarında olduğu ifade edilmektedir. Göktaşlarının içeriklerinde ise dünyada da bulunan elementlerin bulunduğu, yabancı bir elemente şu ana kadar rastlanılmadığı tespit edilmiştir.

Mıknatısların özellikleri

mıknatısların özellikleriDoğal bir şekilde oluşan ve Mıknatıs Taşı olarak isimlendirilen çeşitleri bulunan mıknatıslar, bilim ve tekniğin gelişmesiyle birlikte insanoğlu tarafından da üretilebilmeye başlanmıştır. Demir, Nikel ve Kobalt gibi elementlerin ferromanyetik (mıknatıs özelliği kazandırılabilen madde) özelliğe sahip olması, mıknatısların da manyetik alan üretmesine ve bu sayede de bazı metalleri kendine çekmesine neden olur. Bu çekme etkisi de mıknatısların özellikleri arasında en belirgin ve önemli olanıdır. Mıknatısların en temel özelliği olan bu çekme etkisi Kobalt, Nikel ve Demir gibi metallerde görülürken; Alüminyum ve Bakır gibi metaller bu çekme özelliğinden etkilenmemektedir. Yani mıknatısların tüm metalleri çekmek gibi bir özelliği yoktur. Ayrıca bilindiği üzere mıknatıslar metal olmayan maddeleri de çekemezler.

Mıknatısların meydana getirdiği manyetik alan, etkileşim haline geçebilen metallerin her zaman aynı şekilde iki karşıt uca toplanmasına neden olur ki, bu özellik de insanoğlunun  yön bulmasını sağlayan güvenilir bir araç olan pusula yapımında kullanılır. Mıknatısın manyetik alanından etkilenen metallerin mıknatısın oluşturduğu manyetik etki alanının içine konması halinde, tüm malzeme birbirine karşı olan iki uçta toplanmaktadır. Bu iki karşıt uca da Kuzey ve Güney Kutbu denmektedir. Sabit mıknatıs ve elektromıknatıs olmak üzere iki farklı mıknatıs türü bulunmaktadır. Elektromıknatıslar; ferromanyetik özelliğe sahip olan bir metalin etrafına sarmal olacak şekilde bir tel dolanması ve tele de gelirim uygulanmasıyla elde edilir.

Elektromıknatıslardan farklı olarak herhangi bir gerilime tabi tutulmaya gerek olmadan kendiliğinden mıknatıs özelliğine sahiptir. Doğada mıknatıs özelliğine sahip olan doğal maddeler bulunduğu gibi, ferromanteyik özelliğe sahip olan herhangi bir metalin de sabit mıknatıs haline getirilmesi mümkündür. Ferromanyetik özelliğe sahip olan metaller üç farklı yöntem kullanılarak sabit mıknatıs haline getirilebilir ve bu işleme de mıknatıslama denir. Ferromanyetik özellikli metallerin mıknatıslanmasına yani sabit mıknatıs haline dönüşmesine neden olan üç olay;

  • Metali ısıtarak ya da soğutarak yerkürenin manyetik alanı yönünde çevirmek
  • Cismin mevcut bir mıknatısın kutbuna sürtmek
  • Metali yerkürenin manyetik alanına paralel gelecek şekilde yerleştirerek cisme ani ve oldukça şiddetli bir darbe indirmektir.

Mıknatısların en önemli özelliklerinden bir diğer de, mıknatısın eş kutuplarının birbirini itmesine karşın zıt kutuplarının birbirini kuvvetli bir biçimde çekmesidir. Bilimin gelişmesi sonucunda paralel olarak gelişen teknik insanoğlunun teknoloji üretmesine ve sonuç olarak da yapay olarak da sabit ya da elektromıknatıs üretebilecek hale gelmesini sağlamıştır.

Matematiksel zeka

matematiksel zekaMatematiksel zeka dendiği zaman insanların aklına büyük çoğunlukla, matematik bilimini ilgilendiren problemlerin hızlı bir şekilde kavrayarak çabuk bir şekilde çözüme ulaşılması gelir. Aslında çocuk ya da yetişkin fark etmeden kalem kağıt ya da herhangi bir alet kullanmadan iki basamaklı iki sayıyı aklından çarpabilen bir kişinin, bu işlemi aynı şekilde aklından yapamayan bir kişiden daha zeki olduğu söylenemez. Aynı şekilde basit çarpma işlemlerini aklından yapabilen bir kişinin matematiksel zekasının daha gelişmiş olduğunu da kesin bir şekilde söylemek her zaman mümkün olmayabilir. Bu şekilde bir açıklamanın ardından insanların aklına zeka testlerindeki (IQ testi) matematiksel kavramları ilgilendiren sorular gelir. Oysa bu zeka testlerindeki sorular aslında insanların “mantıksal ve matematiksel yeteneklerini” ölçer, zekalarını değil.

İnsanlar matematiksel problemlerin nasıl çözüleceğini birbirinden çok farklı yöntemlerle öğrenebilir. Nitekim zeka testlerinde sorulan sorular kişilerin matematiksel zekalarını ölçmekten öte matematiksel soruların çözümlerini ne kadar hızlı öğrenebildiğini ya da farklı çözümler geliştirip geliştiremediğini ölçemeye “çalışır”. Howard Gardner tarafından 20. yüzyılın son çeyreğinde ortaya atılan Çoklu Zeka Kuramı, insan zekasını belirli alanlardaki baskın yetenekler olarak görmeyi reddetmekte ve zekanın çok boyutlu özel bir yapıya sahip olduğunu savunmaktadır. Modern psikolojinin yüzyılların birikimi ile yeniden yorumladığı matematiksel zeka konusunda günümüzde hala pek çok farklı görüş bulunmaktadır. Ayrıca bazı psikologlar her insanın belirli bir düzeyde matematiksel “yeteneğe” sahip olabileceğini ancak bunun için her insana hitap edecek doğru öğrenme tekniklerinin bulunması gerektiğini savunur.

Psikologlar arasında matematiksel işlemleri daha hızlı yapmanın ya da soruları daha hızlı kavramanın insan olmanın doğasında olan bir yetenek olduğunu savunanlar da bulunur. Bu görüşe göre yukarda bahsi geçen örnekte olduğu gibi her insan basit çarpma işlemlerini zihninden çok hızlı bir şekilde yapabilir ancak önemli olan kişinin bu yeteneği kazanmasını sağlayacak doğru yolun bulunmasıdır. İnsanların tamamının “doğru yol gösterildiği” halde matematiksel kavrama ve işlem yeteneğini geliştirebileceğini söyleyen bu tür görüşler, matematik işlemlerinde uzmanlaşmak için herkesin aynı yolla değil birbirinden çok farklı yollarla eğitilmesi gerektiğini savunur.

Kişiye hitap eden doğru eğitim yolunun kullanılmaması halinde matematiksel yeteneğinin gelişmesi de beklenemez. Yanlış eğitim yönteminin kullanılması kişi için yabancı dilde eğitim almak kadar fark yaratabilir. Nasıl ki İngilizce bilmeyen bir çocuğa İngilizce “2+2=4” kadar basit bir işlem dahi anlatılsa çocuk bu basit matematiksel işlemi anlayamayacaksa, kişinin algılayabileceği doğru öğretim yolunun kullanılmaması halinde gelişmiş bir matematiksel işlem yeteneğine sahip olmasını beklemek de yanlış olur…

Mantarların hayatımızdaki önemi

mantarların önemiMantar denildiğinde başta her markette karşılaşılan kültür mantarları ve sonrasında yabani mantarlar olmak üzere insanların aklına besin maddesi olarak tüketilen mantar türleri gelmekte, birçok insan da ölümcül derecedeki mantarları düşünmektedir. Mantarların hayatımızdaki önemi konusunda sadece besin işlevi gören yahut zehirli olan mantarları düşünmek aslında oldukça yüzeysel bir yaklaşım olacaktır. Birçok internet sitesinde mantarların insan hayatındaki önemiyle ilgili yazılarda mantarların içerdiği vitamin, mineral ve proteinlerden bahsedilse de, aslında bu canlıların dünya ekosistemi üzerinde inanılmaz derecede önemli bir rolü vardır. Dünya ekosisteminde mantarların olmaması halinde insanoğlunun yaşaması da mümkün olmayacak, mümkün olsa dahi kesinlikle günümüzdeki gibi olmazdı. Zira yenen ya da çok zehirli içeren mantarlar dışında binlerce farklı türü bulunan bu canlıların Azot ve Karbon döngüsü açısından muazzam derece büyük bir önemli vardır.

  • Azot ve Karbon Döngüsü

Mantarların olmaması halinde Azot ve Karbon döngüsünde çok ciddi bir aksama yaşanırdı. Çünkü insanların aklına sadece zehirli ya da yenen türleri gelen bu mantarların doğadaki en temel işlevi, organik maddeleri parçalamaları yani mükemmel bir ayrıştırıcı olmalarıdır. İnsanoğlunun hayatını devam ettirebilmesi için olmazsa olmazlardan olan Azot ve Karbonun yeniden kullanılabilir hale gelmesini sağlayan doğal döngünün en önemli elemanlarından olan mantarlar, ölü ya da canlı farklı etmeden organik bileşenleri dur durak bilmeden parçalar. Bu sayede insanın dünya üzerindeki yaşamı için gerekli olan Azot ve Karbon gibi bileşenler dünyadaki diğer canlılar ve sistemler tarafından tekrar kullanılabilmektedir.

  • Mayalama

Mantarlar yüzlerce yıl öncesinde dahi alkollü alkolsüz fark etmeden birçok yiyecek ve içeceğin elde edilmesi için kullanılmıştır. “Ferment” denen maddeleri meydana getiren mantarlar, ayrıştırma yetenekleri sayesinde şekeri kullanmakta ve alkol ile karbon dioksit gibi ürünlerin meydana gelmesini sağlamaktadır. Alkollü içkilerin üretilmesinden gıda maddelerine yüzlerce farklı alanda kullanılan mantarlar, günümüzün modern endüstrisi için alternatifsiz ayrıştırıcılardır. İnsanoğlu yakın geçmişte mantarların mayalanma sürecindeki kritik önemi fark etmiş ve bu mikroorganizmaların kültürünü yaparak endüstriyel bazda gıda ürünlerinin daha işlevsel bir biçimde üretilmesini sağlamıştır. Daha kaliteli ürünleri daha hızlı ve düşük maliyetle üretmek için kullanılan kültür mantarları günümüzün dünyasında çok önemli olduğu gibi insanoğlu binlerce yıl öncesinde mantarlardan doğal yollarla faydalanmaktaydı. Tüm bunlar dışında şüphesiz mantarların besin olarak da insan bedeni için birçok yararı bulunmaktadır…

Pozitif bilimlerin özellikleri

pozitif bilimlerSoyut kavramlarla değil somut kavramlarla ilgilenen, bu kavramların anlaşılması için çeşitli deneyler yapan ve bu kavramların meydana gelişine neden olan etkileri araştıran tüm bilimler, pozitif bilimlere dahildir. Bu bağlamda bakıldığında pozitif bilimlerin somut varlıklar üzerine araştırma yaptığı söylenebilir ancak bu somut varlıklar arasında elektrik veya radyasyon gibi gözle görülemeyen ancak fiziksel unsur olduğu bilinen varlıklar da dahildir. Pozitif bilimlerin en temel özelliği, “deney yapılarak ölçülemeyen” kavramlar üzerinde durmamalarıdır. Genellikle tümevarım yöntemi kullanılan pozitif bilimlere dahil olan tüm konular; gözlem ve deneyler ile incelenebilen, farklı bilim insanları tarafından da aynı gözlem ile deneyler yapıldığında (aynı şartların sağlanması halinde) aynı sonuçların alınabildiği kavramlar üzerinedir.

Tekil unsurları inceleyen pozitif bilim insanları, bu unsurun yapısını ve ardındaki etkileri anladıktan sonra tümevarım yönetimi kullanarak genelleme yapmaya çalışır. Bir başka değişle pozitif bilimlerin bir diğer özelliği de, tekilden yola çıkarak genel doğrulara ulaşma gayesinde olduklarıdır. Pozitif bilimlerin ortak özellikleri arasında “bilimsel yöntemi” kullanmaları da sayılabilir. Zira pozitif bilimlerin mensubu olan tüm bilim dallarında araştırma yapan bilim insanları, uygulamalarının tamamında ilk adımdan son aşamaya kadar bilimsel yönteme sadık kalmaktadır. Hipotez, betimleme, deneyleme ve teori olmak üzere temel dört unsurdan oluşan bilimsel yöntem, bilim adamının doğru teoriyi geliştirmesi halinde bilimsel yasa olan bir sonucun elde edilmesine de imkan sağlar.

“Nesnel gerçekliğin peşinde olan” pozitif bilimlerin evrene bakış açısı yani sahip olduğu felsefe ekolü, metodolojik natüralizmdir. Materyalizmin bir kolu olan natüralizm, evren içindeki olaylara evren dışında hiçbir önerme kabul etmemektedir. Bir başka değişle pozitif bilimlerin tamamı sorulan tüm soruların cevaplarının bu evrenin kendisi ve içindekiler olduğuna inanır. İnsanı ilgilendiren tüm olayların arkasındaki nedenleri de evren içindeki unsurlara bakarak çözmeye çalışan pozitif bilimler, materyalizmin kolu olan natüralizm felsefesiyle nesnel bir yapıya sahiptir. Olayların meydana gelmesine neden olan geri plandaki unsurları ve evrendeki tüm unsurlara etki eden yasaları belirlemek üzere çalışmalar yapan pozitif bilimler, yasaları ve olayların arkasındaki doğa güçlerini öğrenerek gelecekte gerçekleşecek olayları da tahmin etmeye çalışır.

Pozitif bilimlerin gelecekte gerçekleşecek olayları tahmin etmesinden kasıt ise evrende sabit olan yasaları ve güçleri anlayarak, bu yasaların gelecekte de aynı şekilde işleyeceğini öngörmek ve buna bağlı olarak da gerçekleşecekleri bilmektedir. Örneğin, pozitif bilimlerin yaptığı çalışmalar sonra güneş tutulmalarının tam olarak hangi yıl, gün ve saatte gerçekleşeceği söylenebilir.

Yazıcının icadı

yazıcının icadıBilgisayar ortamındaki dijital verilerin kağıt üzerine aktarılması görevini üstelenen  yazıcı, bu sayede sanal ortamdaki tüm dataların fiziksel bir şekilde kullanılmasını sağlar. Gelişen teknoloji sayesinde günümüz yazıcıları bilgisayar sabit diski dışında tarayıcı, dijital fotoğraf makinesi, mobil aygıtlar ve flaş belleklerden çıktı alabilmekte; fotokopi çekme, görsel tarama ve faks çekme gibi görevleri yerine getirebilmektedir. Bu kadar gelişmiş özelliklere sahip olan yazıların icadı düşünüldüğünde ise pek çok insanın aklına gelmemesine rağmen aslında ilk yazıcılar eski dost daktilolardır. Tıpkı ilk dönem yazıcılar gibi bir baskı şeridi üzerinde uygulanan kuvvetle baskı plakasının şeklini kağıda aktaran daktilolar, bu şekilde insan beyninde olan yani tıpkı bilgisayar ortamında olduğu gibi sanal verilerin fiziksel hale dönüşmesini sağlar. İnsan beyninin de bir sabit diski yani hafızası bulunmakta, buradaki veriler de dijital ortamdaki veriler gibi sanaldır. Kişinin daktiloyu kullanmasıyla birlikte kağıtta beliren karakterler sayesinde insan beynindeki soyut bilgi, somut hale dönüşür.

Günümüzde her evde ve işyerinde kullanılan yazıcıların mucidi ise çağının ötesinde bir matematikçi ve makine mühendisi olan Charles Babbage’dir. İngiliz bir bilim insanı olan Babbage’ın birçok çalışması Londra Müzesi’nde hala sergilenmeye devam etmektedir. Charles Babbage’ın yazıcıyı icat etmesi aslında öncesinde bir hesap ve Fark Makinesi geliştirilmesiyle alakalıdır. 1830 gibi çok erken bir tarihte insanların yaptığı hesap tablolarının ne kadar yanlış sonuçlar verebildiğine fark ederek bir hesap makinesi yapmayı başaran Babbage, günümüzde bilgisayar biliminin de ilk temsilcilerinden biri olarak kabul edilen öncü bilim adamlarındandır. “Mekanik” olarak çalışan hesap makinesini geliştiren Charles Babbage, bu icadı ile 20. yüzyılın ilk yarısında modern bilgisayarın geliştirilmesine dahi katkı sağlamış, esin kaynağı olmuştur.

Charles Babbage
Charles Babbage

İnsan eliyle hazırlanan matematiksel tabloların birçok işlem hatası içermesinden rahatsız olan ve bu soruna çözüm bulmak üzere Fark Makinesi adı verilen bir cihaz geliştiren Babbage, sonraki yıllarda bu Fark Makinesinin 2. versiyonunu yaptı ve döneme göre çok şaşırtıcı olmasına karşın 2. Fark Makinesinin çıktı formatını başarıyla programlamayı başardı. Önceden tanımlanmış değer dizilerini otomatik şekilde hesaplayabilen bir makine olan Fark Makinesi, polinom fonksiyonlarının değerlerinin hesaplamalarında kesin sonuç verebiliyordu. Charles Babbage’in tasarladığı ilk Fark Makinesinin 25 bin kadar parçadan oluşması ve ağırlığının da 15 bin ton olması hesaplanmıştı ancak proje hiçbir zaman hayata geçirilmedi. Punch Card denen delikli kartlar kullanarak programlanabilir bir makine tasarlayan ve bu makineye de çıktı alabilecek şekilde programlamayı başaran Charles Babbage’ın tasarımının kusursuz şekilde çalıştığı ancak makinenin 1991 yılında tamamlanmasıyla anlaşılmıştır.