Mostar Köprüsü ve hikayesi

Mostar Köprüsü 1970
Mostar Köprüsü 1970

Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’daki simgelerinden biri olan ve günümüzde Bosna-Hersek sınırları içinde yer alan Mostar Köprüsü, basit bir mimari yapı olmanın çok ötesinde gerek Boşnaklar gerekse de Osmanlı medeniyeti açısından simge haline gelmiş bir eserdir. Uygarlık tarihinin gelmiş geçmiş en büyük mimarlarından biri olarak kabul gören ve günümüzde dahi adı dünyanın dört bir yanında bilinen büyük usta Mimar Sinan’ın öğrencisi olan Mimar Hayreddin tarafından 1566 yılında yapılan Mostar Köprüsü, Neretva Nehri üzerinden geçmektedir. Bulunduğu yerleşim birimine adını veren Mostar Köprüsü, 1992 yılında Bosna-Hersek’te başlayan iç savaş sırasında zarar görmüş ve 1993 yılında da tamamen yıkılmıştır. Belirli bir kesimin

Bosna Savaşı bazı kesimlerin ise Bosna Soykırımı olarak tanımladığı süreçte ilk darbeyi 1992 yılında önce Sırplardan alan Mostar Köprüsü, 1993 Kasımında Hırvat tankları tarafından büyük bir tahribata maruz kalmış ve 427 yıllık yapı Kasım ayının sonunda da yıkılmıştır.

Yıkım Sonrası Kurulan Geçici Köprü
Yıkım Sonrası Kurulan Geçici Köprü

Boşnaklar kadar Osmanlı Devleti’nin yani bir nevi Türklerin de simgesi olarak kabul edilen Mostar Köprüsü’nün yıkılması için girişilen mücadele neticesinde köprü yıkılmış olsa da, 1997 yılında yapının yeniden inşası başlamıştır. 1566 yılında Mimar Hayreddin tarafında toplamda 456 parça kalıp taş kullanılarak kemer köprü şeklinde inşa edilen Mostar Köprüsü’nün yeniden inşasını UNESCO ve Dünya Bankası desteklemiştir. Köprünün inşa edildiği 16. yüzyılın sonlarında Osmanlı Devleti’nin bölgedeki idari merkezi haline gelen Mostar, stratejik ve jeopolitik önemi sebebiyle devletin Avrupa’daki en önemli topraklarından biriydi. Osmanlı mimarisinin günümüze ulaşan en önemli örneklerinden biri olan Mostar Köprüsü, inşa edildiği 16. yüzyılda Avrupa’daki mimari anlayışına göre döneminin oldukça ilerisinde teknikler kullanılarak yapılmıştı. Köprünün döneminin çok ilerisinde bir mimari anlayışla inşa edildiği zaten 427 ayakta kaldıktan sonra ancak uzun süren yoğun saldırılardan sonra yıkılması ile anlaşılmaktadır…

Mostar Köprüsü 1970
Yıkım Sonrası Yeniden Yapım Çalışmaları

Mostar’ın Müslüman ve Hırvat kesimini birbirinden ayıran Mostar Köprüsü, Osmanlı Devleti’nin çok uluslu yapısının, etnik köken farklılıklarına ve farklı dini inançlara olan saygısının da bir sembolüdür. Bu anlayış Bosna’ya da yansıdığından köprünün yıkılması Bosna-Hersek’in hoşgörü ve kültürel çeşitliliğinin sembolünün de yıkılması manasına gelmiştir. Bir Türk iştiraki olan ER-BU tarafından inşası üstlenen köprünün yeniden inşasında kullanılmak üzere savaş sırasında Neretva Nehri’ne gömülen köprünün orijinal taşlarının çıkarılması gerekmiştir. Macar ordusu bu konuda yardım ederek dalgıç görevlendirmiş, köprünün orijinal taşları su altından vinçle çıkarılmasına karşın geçen zaman içinde su altında kalan taşlar kullanılamayacak kadar yıpranmıştır. Bunun üzerine 5 asır görmüş olan Mostar Köprüsü’nün yapımında kullanılan taşların yüzyıllar önce çıkarıldığı ancak dönemde kapalı olan taş ocağı yeniden açılmış, Mostar Köprüsü’nün yeniden inşasında kullanılmak üzere aynı taş ocağından yeniden taş çıkarılmıştır. 23 Temmuz 2004 tarihinde ise köprüyü Bosna-Hersek yetkilileri değil İngiliz Prensi Charles açmış, bir yıl sonra da Mostar Köprüsü Dünya Mirasları Listesi’ne girmiştir.

Borca Dayalı Para Sistemi

borca dayalı para sistemiÜlkemizin de dahil olduğu Borca Dayalı Para Sistemi dünya genelinde kapitalist ekonomilerin tamamında hakim olmasına karşın pek çok insan içinde bulunduğu bir sistem hakkında yeterli miktarda bilgi sahibi değildir. Cebindeki paranın sistem dahilinde nasıl üretildiğini bilmeyen insanların ülke ekonomilerinin gidişatı hakkında yorum yapması ilginç bir durum olmakla birlikte, yaygın olarak bilinen 180 derece aksine devletler kullanılan parayı üretmezler. Ülkemizde birçok insan paranın “devlete ait olan” Merkez Bankası tarafından üretildiğini düşünmesine karşın öncelikle parayı devlet üretmez ve ayrıca Merkez Bankası da devlete ait değildir. Borca Dayalı Para Sistemi bünyesinde yer alan tüm ülkelerde para, bankalar tarafından müşterilerin borçlanmasıyla üretilen bir araçtır. Bir başka değişke bu sistemde borç ile para eşanlamlı yani borç, para demektir.

Nakit paranın altın yahut döviz rezervleri ile değişiminin mümkün olmadığı olduğu Borca Dayalı Para Sisteminde, ulusal ve uluslararası piyasalarda bulunan paranın neredeyse tamamı itibari paradır. İtibari para; devletleri yöneten hükümetler tarafından alınan kararlar doğrultusunda altın ya da gümüş karşılığı olmadan çıkarılan, ilgili merci tarafından taklit edilemeyeceği garanti altına alınmış, mal ve hizmet takasını gerçekleştirmek için kullanılan banka kağıdıdır. Günümüzde dünyanın dört bir yanında kullanılan paranın tamamına yakını, bu şekilde banka müşterilerinin borçlanması neticesinde bankalar tarafından üretilen itibari paradır. Bu parayı basma yetkisi ise teoride “ticari”, pratikte kamuya ait bir işletme olan ve Borca Dayalı Para Sistemi içinde yer alan her ülkede bulunan merkez banklarındadır. Bu merkez bankaları devlet bünyesinde kullanılacak nakit paranın basımı kontrol ettiği gibi, “miktarını da kontrol eder”.

Borca Dayalı Para Sisteminde nakit parayı üreten ve miktarını belirleyen teoride “ticari” bir işletme olan merkez bankaları iken bu paraların piyasaya sürülmesi görevini ise ticari işletmeler olan diğer bankalar tarafından yapılır. Bu bankalara sistemde “ticari” bankalar dense de, merkez bankalarının da ticari bir kimlik taşıdığında dair görüşler bulunmaktadır. Ancak karşıt görüştekiler, merkez bankalarının ancak teori de “ticari” bir kimliğe sahip olabileceğini, zira bankanın elde ettiği karın “tamamına yakınını” hükümete vergi olarak ödediğini ifade etmektedir. Bu ifadede yer alan “tamamına yakını” ibaresinden de anlaşıldığı üzere yine de tüm gelir vergi olarak ödenmediği, bunun da merkez bankalarının “belirli bir miktarda” kar elde ettiği yani ticari bir işletme olabileceği gibi çeşitli iddialar da bulunmaktadır. İlgili Vikipedia makalesinde de merkez bankalarının pratikte kamu mülkiyeti olduğuna dair “görüş” bildirilmiş olsa da, bu makalede de “tamamına yakını” ibaresi kullanılmıştır.

Taş Devri diyeti

taş devri diyetiProfesör Doktor Ahmet Aydın tarafından yazılan Taş Devri Diyeti isimli kitapla son dönemin en popüler diyetlerinden biri haline gelen bu beslenme biçimi, aslında modern dünyanın endüstriyel besinlerinden uzak durarak daha doğal bir beslenme alışkanlığının geliştirilmesidir. Bilgisayar ve televizyon başında saatlerce hareketsiz geçen zaman sebebiyle kilo alması kaçınılmaz hale gelen modern insan bir de içerisinde zararlı zararsız birçok katkı maddesi bulunan fabrikasyon ürünleri tüketerek sağlıksız bir bedene sahip olmak için adeta elinden geleni ardına koymuyor. “Gerçek” yiyeceklerin birçok insanın beslenme alışkanlığından çıkmasıyla birlikte doğal yiyeceklerle beslenmeyen insanların kilo vermesinin de zorlaştığını ifade eden Ahmet Aydın, özellikle “düşük kalorili diyetler” ile fazla kilolardan kurtulmanın mümkün olmayacağı iddiasıyla herkesin ilgisini çekti.

Kilo sorunu yaşayan insanların yağlarını yakabilmeleri için vücutlarındaki insülin miktarının düşmesi gerektiği için Taş Devri Diyetinde kana hızla karışan şekerli meşrubatlar, toz şeker ve unlu mamuller tüketilmiyor. Ayrıca bu diyetin en önemli unsurlarından biri de kişiyi meşrubatlardan, çay ve kahveden “tamamen olmasa da” büyük oranda uzaklaştırması… Gün içinde sürekli çeşitli sıcak ve soğuk meşrubatlar içen kilolu kişilerin su içme ihtiyacı duymaması, Taş Devri diyetinde bu tür meşrubatların ciddi manada kısıtlanmasını ve kişinin adeta su içmek “zorunda kalmasını” hedefliyor. Taş Devri insanlarının temel besin kaynağı et ve et ürünleri olduğundan, bu diyette de kişiye et konusunda ciddi kısıtlamalar getirilmiyor. Tereyağı, yağlı süt ve yoğurt gibi ürünlerin tüketimine dikkat edilmesine karşın et çeşitleri ve özellikle yumurta tüketimi konusunda kişi çok daha esnek olabiliyor.

Ancak birçok insan Taş Devri diyetlerinde et ürünlerine ağırlık vererek adeta protein diyetlerini uygulamaya çalışsa da, bu beslenme biçiminde besinlerin tamamının doğal olmasına dikkat edilmektedir. Bu sebeple tüketilecek et ürünlerinin de organik olması adeta bir zorunluluktur. Taş Devri diyetinde; GDO (Genetiği Değiştirilmiş Organizma) tohumlar ve yeşilliklerle beslenen, tüm gününü güneş görmeden geçiren, açık alanda dolaşmayan ve otlamayan hayvanların etkilerinin tüketilmesi önerilmiyor. Geleneksel usullerle beslenen ve doğada yaşayan hayvanların etlerinin tüketilmesiyle ve su alımının kontrol edilmesiyle kilolu insanların da rahat bir şekilde kilo verebilmesini sağlamayı hedefleyen Taş Devri diyetinde, toplam besin miktarının yarısının çiğ sebze ve meyvelerden oluşması tavsiye edilmektedir. Ayrıca Taş Devri diyetinde sıvı yağ olarak zeytinyağı, doymuş yağ olarak da kuyruk yağı, kavram yağı ve tereyağı tavsiye ediliyor.

2014 Fifa Dünya Kupası ve Gruplar

2014 fifa dünya kupası20. Dünya Kupası’nın sahibini bulacağı 2014 FIFA Dünya Kupası Finalleri, 12Haziran – 13 Temmuz 2014 tarihleri arasında Brezilya’da yapılacak. Bugüne kadar Dünya Kupası Şampiyonası’na ikinci defa ev sahipliği yapacak olan Brezilya, 30 Ekim 2007 tarihinde yapılan oylama sonucunda ev sahibi unvanını kazanmıştır. Arjantin’de 1978 yılında düzenlenen Dünya Kupası’ndan bu yana Güney Amerika’da şampiyona düzenlenmediği için 20. turnuvanın Brezilya’da yapılacak olması Latin Amerika’da büyük bir sevinçle karşılanmıştır. 2014 Brezilya FIFA Dünya Kupası ayrıca Gol Çizgisi teknolojisinin kullanılacağı ilk Dünya Kupası olma özelliğine de sahip olacak. 2014 FIFA Dünya Kupası biletleri ise 20 Ağustos 2013 tarihinden itibaren dünya genelinde satışa sunulacaktır. FIFA’nın resmi sitesi üzerinden yaklaşık olarak 3.3 milyon biletin satışa sunulacağı tahmin edilmektedir.

Ev sahibi olarak eleme oynamadan doğrudan 20. FIFA Dünya Kupası’na katılacak olan ve şimdiden en büyük favoriler arasında yer alan Brezilya A Grubu’nda mücadele edecek. A’dan başlayarak H’ye kadar uzanan toplam 8 grupla başlayacak olan 20. FIFA Dünya Kupası, her grubun birinci ve ikicilerinin birbiriyle eşleşmesinin ardından çeyrek final maçlarına ev sahipliği yapacak. 13 Temmuz 2014 tarihinde Rio de Janeiro’da oynanacak olan final karşılaşmasının ardından 20. Dünya Kupası da yeni sahibini bulacak. Biletlerin dünya genelinde satışa sunulacağı tarih olan 20 Ağustos 2013’ten sonra Brezilya’da turnuva maçlarının oynanacağı yerleşim birimlerindeki otellerde de büyük bir rezervasyon trafiğinin yaşanması bekleniyor. 1959 Fifa Dünya Kupası’na ev sahipliği yaptığı günden bu yana dünyanın en büyük kupasına ev sahipliği yapmayı bekleyen Brezilya ise turnuvayı da kazanarak çifte bayram yaşamak için şimdiden hazırlıklara başlamış durumda…

Bebek aşı takvimi

bebek aşı takvimiBebeklerin dünyaya geldiği andan itibaren aşı olmaya başlaması ve birçok hastalığa karşı koruma sağlamak için 4-6 yaş arasında kadar da aşı olmaya devam etmesi gerekir. 2006 yılından bu yana Sağlık Bakanlığı bebek aşı takvimi ve içeriğini değiştirmiş, yeni uygulamalarla bebeklerin olması gereken aşıların kapsamı ve tarihlerinde bazı düzenlemelere gidilmiştir. Bu değişikliklerin en önemlisi daha önce 9. ayda olan kızamık aşısının 12. aya alınması ve içeriğinin de sadece kızamık değil; kızamık, kızamıkçık ve kabakulak aşısı olarak değiştirilmesidir. Ayrıca bu yeni düzenleme ile daha önce 12. ayda yapılan suçiçeği aşısı da 14-15 aya kaydırılmıştır. Bu düzenlemeler, aşıların sağladığı korumanın daha da etkili olması için yapılmıştır. Bilim adamlarının yaptığı araştırmalar suçiçeği aşısının 14-15. aylarda yapılmasının çok daha etkili bir koruma sağladığını ortaya çıkarmış, bu doğrultuda bakanlık da yeni düzenlemeye gitmiştir. Ancak unutulmamasında yarar var ki, bebek aşı takvimi konusunda bilgi almak için dahi olsa uzman bir hekime danışmak en güvenlisidir.

Bebek Aşı Takvimi;

  • Doğumda: Hepatit B
  • 1. Ay: Hepatit B
  • 2. Ay: Karma Aşı; DBT, çocuk felci – Verem, ilk Rotavirüs ve ilk Pnömokok(Zatürre)
  • 3. Ay: Karma Aşı; DBT, çocuk felci – İkinci Rota virüs ve ikinci Pnömokok
  • 4. Ay: Karma Aşı; DBT, çocuk felci – Üçüncü Pnömokok
  • 6. Ay: Hepatit B
  • 12. Ay: Eski düzenlemede 9. ayda yapılan kızamık aşısı 12. ayda; kızamık, kızamıkçık ve kabakulak şeklinde yapılmaya başlanmıştır.
  • 12-14 Ay: Suçiçeği Aşısı
  • 12-15 Ay: Dördüncü Pnömokok
  • 18. Ay: Karma Aşı; DBT, çocuk felci
  • 24. Ay: Hepatit A
  • 30. Ay: Hepatit A
  • 4-6 yaş: Kızamık, kızamıkçık ve kabakulak
  • 4-6 yaş: Karma Aşı; DBT, çocuk felci
  • 4-6 yaş: Suçiçeği Aşısı

Bu aşılar dışında ilköğretimin ilk sınıfında “pekiştirme” amaçlı bir kızamık, kızamıkçık ve kabakulak aşısı daha yapılmaktadır. Ayrıca yine aynı yıl içinde bir de Oral Polio çocuk felci aşısı daha yapılmaktadır. Tüm bu aşıların ardından ilköğretim 8. sınıfta ise erişkin tipi Difteri ve Tetanos aşısı da yapılmaktadır. Genel insan sağlığı açısından ülkemiz gibi tüm medeni ülkelerde uygulanan bu aşı takvimi, aksatılmaması gereken ve aksatılması halinde sonradan pişman olunacak ve telafisi mümkün olmayan ciddi problemlerle karşılaşılması söz konusu olabilecek kadar önemlidir. Bu sebeple tüm anne babaların en doğru bilgiyi almak için muhakkak uzman bir hekime danışması ve aşıları doğru tarihte yaptırmaya da bilhassa özen göstermesi gerekir.

Uyku kaçıran yiyecekler ve içecekler

kahveBeden kadar zihnin de dinlenmesi için her insanın düzenli bir uyuma alışkanlığına sahip olması gerekir. Pek çok insan tüm insanları genelleyecek bir biçimde insanların kaç saat uyuması gerektiğine yönelik kesin tanımlamalar olduğunu düşünse de, aslında herkes için geçerli olacak bir uyku süresi belirlenmesi söz konusu değildir. Uyku süresi kişiden kişiye değişmesine karşın değişmeyen, her insanın sağlıklı bir yaşam için düzenli şekilde uyuması gerektiğidir. Bu doğrultuda pek çok farklı yöntem deneyen ve yine de uykusu gelmediği için sorun yaşayanlar için yapılan araştırmalar, bazı yiyecek ve içeceklerin uyku alışkanlıklarını etkileyebildiğini ortaya çıkartmıştır. Gece yatağa uzandıktan sonra uzun süre boyunca uykuya dalamamaktan şikayet edenlerin ilk önce “yatmadan önce yediklerine ve içtiklerine” dikkat etmesi gerekir. Yemeklere lezzet vermesi için kullanılan ve birçok insanın neredeyse her gün tükettiği bazı baharatlar dahi uykuya dalış süresini etkileyebilir. Uykusunun kaçmasını isteyen herkes için anahtar kelime ise “kafeindir”.

  • Başta yeşil çay olmak üzere birçok bitki çayının uykuya dalmayı kolaylaştırdığına yönelik araştırmalar mevcuttur. Bedenin rahatlamasına yardımcı olan bu tür bitki çayları uykunun gelmesine neden olabileceğinden uykusunun kaçmasını isteyen kişilerin geç saatlerde bitki çaylarından uzak durması yararlı olabilir.
  • Sarımsağın ne kadar şifalı olduğunu saymaya dahi gerek olmasa da, geç saatlerde yenen yemeklerle birlikte tüketilen çiğ ve fazla miktardaki sarımsağın mide yanması ile bağırsak sorunlarına sebep olarak uykuya dalmayı güçleştirmesi söz konusu olabilir.
  • Karnabahar ve yakın akrabası brokoli yoğun miktarda gaz yapan yiyecekler olduğundan, uyku problemi yaşayanların akşam saatlerinde bu iki sebzeden uzak durmasında yarar var. Brüksel lahanası ve herkesin bildiği üzere fasulye de gaz yapan sebzeler arasındadır.
  • Kahve, kola ve çay gibi içeceklerin gün içerisinde aşırı miktarda tüketimi dahi gece saatlerinde uykuya dalmayı zorlaştırabilir. Zira kafein kişiye göre değişmekle birlikte yaklaşık olarak 12 saat vücutta kalabilmektedir. Bu sebeple saatler öncesinde içilen birkaç fincan kahve dahi gece saatlerinde yatakta dönülmesine sebep olabilir. Aşırı miktarda kahve ve kola tüketimi ile bu etkinin derecesi de artabilir.
  • Mutluluk dendiğimi akla gelen tatlıların başında yer alan çikolatanın da fazla tüketilmesi uyku düzensizliklerine sebep olabilir. Zira çikolata da vücuda kafein girmesine sebep olabilir ve bu kafein gece saatlerinde uykuya dalışı zorlaştırabilir.
  • Mümkün olduğunca akşam yemeklerinde baharatlı besinlerden uzak durulması da uyku sorunu yaşayanlar için verilen tavsiyeler arasında yer almaktadır.
  • Tüm bunların dışında nöroloji alanında uzmanlaşan bilim adamlarının uyku sorunları üzerine çok kapsamlı araştırmalar yaptığı ve problemin birçok farklı nedenden kaynaklanabilmesinin söz konusu olduğu da unutulmamalıdır. Bilgi almak için dahi olsa uzman bir doktora danışmak en doğrusu olacaktır.

Türkçenin tarihi ve gelişimi

türkçenin tarihiGünümüzde dünya üzerinde 100 milyona yakın insanın konuştuğu tahmin edilen Türkçenin tarihi ve gelişim ile ilgili uzun seneler boyunca “sabit” olarak nitelendirilebilecek görüşler bulunmasına karşın yakın geçmişte bazı araştırmacılar ve tarihçiler Türkçenin tahmin edilenden daha uzun bir geçmişe sahip olduğuna dair farklı iddialarda da bulunmuştur. Balkanlar ve Orta Avrupa’nın bazı bölümlerinden Hazar Denizi kıyılarına, Kafkaslardan Akdeniz coğrafyasına birçok farklı ülkede konuşulan Türkçenin kökenin Orta Asya olduğu kabul edilir. Batılı kaynaklar Türkçenin tarihsel gelişiminin Milat sonrası süreçte incelerken, Türk dillerinin bir kolu olan Oğuz Grubu içinde kabul eder. Bu bağlamda Wikipedia İngilizce kaynağında da Türkçenin yazılı kayıtlarının 1300 yıl kadar öncesine uzandığı belirtilmiştir. Ancak Batılı dilbilimcilerin aksine ülkemizdeki bilim insanları arasında Türkçenin günümüzde dünyada konuşulan en eski dillerden biri olduğunu ve 8000 yıldan daha eski “yazılı” kaynakların da bulunduğuna dair görüş bildirenler de bulunmaktadır.

  • Sümer Tabletleri

Altay dilleri arasında yer alan Türkçenin günümüzden yaklaşık olarak 8500 yıl öncesinde tarihlendirilen ve bilinen insanlık tarihine “yazıyı bulan toplum” olarak geçen Sümerlere ait tabletleri inceleyen bazı dilbilimciler, çivi yazısı olarak isimlendirilen Sümerce ile Türkçe arasında pek çok ortak kelime olduğunu ifade etmektedir. Oğuz Grubu içinde yer alan ve Osmanlı Türkçesinin devamı olarak kabul edilen günümüz Türkçesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun çok geniş bir alana yüzyıllarca hükmetmesi sebebiyle günümüzde de çok geniş bir coğrafyada konuşulmaktadır. Türkçe Wikipedia kaynağının ilgili sayfasında, sondan eklemeli bir dil olan Türkçenin günümüz dünyasının en fazla konuşulan 15. dili olduğu belirtilmiştir. İstanbul Ağzı ise günümüz Türkçesinin Latin harfleri kullanılan yazım dili olarak kabul edilmiştir.

Seneler boyunca okullarda Türkçenin Ural-Altay Dil Ailesi’nin üyesi olan bir dil olduğu öğretilmiş olmasına karşın günümüzde bazı dilbilimciler iki dil ailesi arasında pek çok uyuşmazlık olduğunu ifade etmekte, bu sebeple de Türkçenin yalnızca Altay Dil Ailesi’ne mensup olduğunu iddia etmektedir. Türk Dil Ailesi ise günümüzde dahi Orta Avrupa’dan Orta Asya ve hatta Sibirya düzlüklerine kadar aktif olarak konuşulan 30’un üzerindeki dili kapsamaktadır. Dünya genelinde bu Türk Dil Ailesi’nin en fazla konuşulan dili ise Türkiye Türkçesidir. Türklerin Milat öncesi dönemde dahi çok fazla yer değiştiren ve yerleşik hayatta uzun süre tutunmak istemeyen kavimlerden oluşması nedeniyle çok sık alfabe değiştirdiği söylenmekte, bazı dilbilimciler Türklerin günümüze kadar en fazla alfabe değiştiren kavimlerden biri olduğunu iddia etmektedir. Ancak Sümer çivi yazılarıyla Türk Dilleri arasındaki benzer kelimeler bir yan dursun genel olarak kabul gören görüş, tam manasıyla ilk Türkçe alfabenin meşhur Orhun Yazıtlarında kullanılan Orhun Alfabesi olduğu yönündedir.

Bulaşıcı hastalıklardan korunma yolları

bulaşıcı hastalıklardan korunma yollarıMantarlardan riketsialara, virüslerden bakterilerine yüzlerce farklı mikroorganizmadan kaynaklanabilen bulaşıcı hastalıklar tıp literatüründe enfeksiyöz hastalıklar olarak isimlendirilir. Hastalıklara sebep olan mikropların ve parazitlerin birçok farklı yol ile insan bedenine geçmesi neticesinde ortaya çıkan tüm rahatsızlıklar genel olarak bulaşıcı hastalık olarak nitelendirilir. Genel olarak bulaşıcı hastalık dendiğinde insanların aklına kişiden kişiye temas, besin ve giysi paylaşımı ya da cinsel temas ile geçen hastalıklar gelmesine karşın türden türe geçiş yapabilen hastalıklar da bulaşıcı hastalıklar olarak tanımlanmaktadır. Bu da bulaşıcı hastalıklardan korunma yollarının oldukça geniş bir konu olmasına ve özellikle bazı durumlarda insanların dikkat etmesine karşın bir takım hastalıklardan korunamamasına sebep olabilir. Onlarca farklı rahatsızlığı tanımlayan bulaşıcı hastalıklar temel olarak üç şekilde insanlara bulaşır: hayvanlardan, topraktan ve insandan. İnsandan insana bulaşabilen hastalıklar yaygın olarak biliniyor olmasına rağmen hayati sonuçlara sebebiyet verebilen birçok hastalık insanlara topraktan ya da diğer hayvanlardan bulaşabilir.

  • Öksürürken, hapşırırken ve aksırırken ağızdan çıkan damlacıklar mikropların taşınmasına sebep olabildiğinden, kapalı alanların düzenli olarak havalandırılmasına
  • Hasta olduğu bilinen kişilerin giyeceklerinin, yiyeceklerinin ve yatak eşyalarının paylaşılmamasına
  • Hayvanlarla temas kurarken gerekli önlemlerin alınmasına
  • Gıda maddelerinin tüketilmeden önce titiz bir şekilde temizlenmesine ve hastalıklı olma ihtimali bulunan ürünlerin tüketilmemesine
  • Çok eşliliğin söz konusu olması halinde cinsel temas esnasında korunmaya
  • Çocukların aşı tarihlerinin aksatılmamasına
  • Salgın hastalıkların olduğu alanlara girerken gerekli önlemlerin alınmasına
  • Tıbbi müdahalelerin yapıldığı sağlık kuruluşlarındaki aletlerin “olması gerektiği gibi” sterilize edilmesine
  • Ailesinde ya da yakın çevresinde bulaşıcı bir hastalığa sahip olduğu bilinen kişilerle etkileşime geçerken önlem alınmasına
  • Bağışıklık sistemini baskı altında bırakan ilaçların kullanımına dikkat edilmesi gerekmektedir.

sivrisinek anofel sıtmaYukarda sayılan tedbirler bulaşıcı hastalıklardan korunma yolları arasında ilk sırada sayılabilecek maddeler olmasına karşın çok çeşitli rahatsızlıkların söz konusu olması ve bu hastalıkların da oldukça farklı tedavilerinin bulunması, farklı korunma yollarının da söz konusu olmasına sebep olmaktadır. Suyla bulaşan dizanteri, kolera ve tifo gibi hastalıklar için bilim insanlarının gerekli araştırmaları yapması gerekmekte ve bu araştırmalar yapılıncaya kadar geçen süre içinde birçok insanın hastalık kapması da mümkündür. Ayrıca hayvanlardan bulaşan hastalıklara karşı önlem alınması çok önemli olsa da, sivrisineklerin ve özellikle de Anofellerin yaydığı sıtma gibi salgın hastalıkların yayılması çok hızlı bir şekilde gerçekleşebilmektedir. Tüm bunların dışında Frengi gibi salgın hastalıklar doğumla bebeğe bulaşabildiğinden, bazı durumlarda kişi dünyaya gelirken dahi salgın bir hastalık kapabilmektedir.

Sarımsağın zararları ve faydaları

sarımsağın zararlarıYüksek tansiyonunun düşürülmesine ve kan akışının hızlandırılmasına yardımcı olan sarımsak bilim insanlarının yaptığı araştırmalarla insanlara sayısız yararı olan bir doğal mucize olarak tanımlansa da, her şeyin fazlasının zarar olduğu gibi sarımsağın da bilinçsiz bir şekilde tüketilmesi halinde bir takım zararlara neden olması söz konusudur. Özellikle çiğ haldeyken tahriş ve okside edici maddeleri yok etme özelliğe sahip olan sarımsağın asidik değere sahip olması, bilinçsizce güzellik uygulamaları neticesinde cilt problemlerinin yaşanmasına neden olabilir. Sarımsağın yapısında yer alan ve diğer pek çok sebzeye göre daha yüksek oranda bulunan Kükürt bileşikleri, bilhassa aşırı tüketim söz konusu olduğunda alerjik reaksiyonlar yaşanmasını tetikleyebilir. Ayrıca çiğ halde aşırı miktarda sarımsak tüketilmesi halinde bağırsaklardaki sindirim faaliyetleri sonucunda çok fazla miktarda gaz açığa çıkabilmekte, bu yoğun gaz da kişiyi rahatsız etmenin ötesinde bağırsak florasının zarar görmesine sebep olabilmektedir.

Tüm bunların dışında sarımsağın damar genişletme etkisine sahip olduğu, bu sayede de kalp ve damar hastalıklarına karşı etkili bir koruma sağladığı da bilinmektedir. Şüphesiz sarımsağın yararları zararlarından yüzlerce kat daha fazla olduğu için herkesin düzenli olarak bu doğal şifa kaynağını tüketmesi gerekse de, yine de yanlış harici uygulamalara ve aşırı tüketime dikkat edilmesinde yarar var. Hastalıklara neden olan birçok farklı mikroba karşı bağışıklık sisteminin direnç kazanmasına yardımcı olan sarımsak, genç kalmak isteyen herkesin sofrasında yer vermesi gereken bir doğal mucizedir. Ayrıca son dönemde yaygın olarak kullanılmaya başlanan sarımsaklı besin takviyelerinin de belirli bir ölçü aşılmadan kullanılması gerektiği söylenmekte. Zira bu tür sarımsaklı besin takviyelerinin fazla miktarda alınması neticesinde kanın incelmesi de söz konusudur.

Parazitlerden solunum hastalıklarına, enfeksiyonların yayılmasının önlenmesinden yararların daha hızlı iyileşmesine faydaları saymakla bitmeyen sarımsağın çiğ olarak tüketilirken kontrollü davranılması ve aşırıya kaçılmaması tavsiye edilmekte. Özellikle bazı sindirim sorunlarına sahip olanların aşırı miktarda çiğ sarımsak tüketmesi yarardan ziyade zarara sebebiyet verebileceğinden, uzman bir hekime danışmak en doğru hareket olacaktır. Kanser hastalıklarına yakalanma riskini kritik derecede azalttığı bilinen sarımsağın herkes tarafından tüketilmesi gereken ancak tüketilirken de bilinçli davranılması gereken sebzeler arasında yer aldığı da unutulmamalıdır.

Bilinçli tüketicinin özellikleri

bilinçli tüketiciİnsanların günlük yaşamda sıkça duyduğu bir kavram olan bilinçli tüketici, ihtiyaçları  hem kendisi hem diğer insanlar hem de çevre için en fazla yarar sağlayacak şekilde karşılayan kişiler için kullanılan bir terimdir. Bilinçli bir tüketici olmak için insanların pek çok farklı unsura dikkat etmesi gerekse de, aslında yapılması gereken ilk şeyin “sadece ihtiyaç duyulan mal ve hizmetlerin satın alınması” olduğu söylenebilir. Birçok tüketici alışverişe çıktığında firmaların senelerdir insan psikolojisi üzerinde yaptığı çalışmalar sonucunda geliştirdiği pazarlama taktiklerine kanmakta, bu sebeple de ihtiyacı olmayan ürünleri dahi satın almaktadır. Yapılan bazı araştırmalar insanların alışveriş aç çıkmasının dahi ihtiyacı olmadığı ürünleri satın almasında etkili olabileceğini göstermiştir. Renkler, alışveriş ortamında çalan müzik, dekorasyon, ambalajlar ve hatta ürünlerin rafın neresine konduğu dahi insanların tüketim alışkanlıklarını etkilemektedir. Bu sebeple herkes bilinçli tüketici olmak için çaba harcasa da, iş alışverişe çıktığında kendini kontrol etmek olduğunda insanlar yaradılışları gereği “bazen” ipin ucunu kaçırabilmektedir.

Alışverişlerde satın alınmak istenen bir malın ya da hizmetin fiyatının bütçeye uygun olup olmadığına bakmak da bilinçli tüketicinin özellikleri arasındadır. Bazen bir ürüne ihtiyaç duyuluyor olsa dahi fiyata bakmak ve alım gücünü aşan fiyata sahip olan ürünleri satın almamak gerekebilir. Kişinin karşılayamayacağı bir ürünü satın alması, sonrasında ciddi ekonomik sıkıntılar çekmesine sebep olabileceğinden bilinçli bir tüketim için gelir ile harcama yapılacak miktar arasındaki dengenin de gözetilmesi önemlidir. Bilinçli tüketicinin özellikleri arasında en önemlilerinden biri de, satın alınacak bir malın ayıplı olup olmadığına bakmaktadır. Bir malın defolu olduğu bazen satıcının dahi gözünden kaçabilir ve satıcı bile malın kusurlu olduğunu bilmediğinden tüketici bu ayıplı malı satın alabilir. Bu tür durumlarla karşılaşmanın can sıkıcı sonuçlarını hiç yaşamamak için en baştan satın alınacak ürünün sağlamlığından emin olunmalıdır.

Sözleşme yapılması gereken hallerde ise bilinçli bir tüketicinin her zaman imza atacağı sözleşmesi “baştan sona” okuması gerekir. Modern dünyada herkesin bir yerlere yetişmek için sürekli acelesi olsa da, birkaç dakika ayırarak imza atılarak “onay verilecek” bir sözleşmeden neler yazdığına bakmaya üşenilmemelidir. Ayrıca satıcı malı teslim etmeden ödeme yapmamak ve sözleşmelere imza atmamak da bilinçli bir tüketici olmak için dikkat edilmesi gerekenler arasında yer alır. İmzalanacak sözleşmede satıcı firmanın bilgilerinin, malın cinsinin, teslim tarihinin, peşin ve taksitli fiyatın yer aldığından da muhakkak emin olunmalıdır.

Balıkların özellikleri

balıklarDünya üzerindeki dağılımları muazzam derece geniş olan balıklar, tüm omurgalı canlıların sayıca en fazla olanlarıdır. Dağlardaki derelerden kutup bölgelerindeki denizlere, tropikal sulardan tatlı sulara, okyanuslara açılan ırmaklardan acı sulara dünya üzerindeki neredeyse tüm su kütlelerinde balıklara rastlamak mümkündür. Tuz oranı çok düşük olan sularda yaşadıkları için tatlı su balıkları olarak adlandırılan balık türleri içinde yaşadığı suyu içmezken, tuzlu sularda yaşayan balıklar su içer. Su ihtiyaçlarını karşılamak için içinde yaşadıkları tuzlu suyu içen tuzlu su balıkları, insanlardan farklı olarak içtikleri suyun içindeki tuzu böbreklerinde değil solungaçlarında ayırır. Uçan balık türlerinden okyanusların birkaç kilometre altında tamamen zifiri karanlıkta yaşayan türlere, yapılan fosil incelemelerinde balıkların 500 milyon yıl öncesinde dahi dünya üzerinde yaşadığı tespit edilmiştir.

Soğuk kanlı canlılar olan balıkların büyük bir bölümü pullu bir vücut yapısına sahip olsa da, bazı pulsuz balık türleri de vardır. Ayrıca birçok insan tüm balıkların yumurta ile üreyen omurgalılar olduğunu düşünse de, yumurtasız olarak üreyen türler de bulunmaktadır. Lepistes balıkları, Kılıçkuyruk ve Moli gibi balık türleri yumurtalarını bilindiği gibi dış ortama bırakmamakta ve büyüyen yavru balığı doğurarak dünyaya getirmektedir. Balık yumurtalarının anne karnında çatladığı ve doğumda da yumurta değil de canlı doğumun gerçekleştiği ve hatta kuluçka süresi boyunca yumurtalarını ağzında taşıyan balık türleri de vardır. Hem etçil hem de otçul beslenen yani omnivor balık türleri bulunduğu gibi, sadece etçil veya sadece otçul olan balıklar da bulunmaktadır.

balıkların özellikleriBilim adamları bugüne kadar yaklaşık olarak 40 bin farklı balık türü bulmuştur ve günümüzde dahi yeni balık türleri de tanımlanmaya devam etmektedir. İnsanoğlunun “henüz” erişim sağlayarak inceleme fırsatı bulamadığı, sadece bu sularda yaşayan canlıların ürettiği ışık dışında genel olarak zifiri karanlık olan çok derin sularda dahi yüzlere ve belki de binlerce farklı balık türü bulunduğu tahmin edilmektedir. Beslenme biçimlerine göre farklı diş yapılarına sahip olan balıkların dişleri sadece ağız bölgesinde değil, ağız boşluğu ve yutak bölümünde de olabilir. Bu şekilde koparttıkları besin maddelerini bile yutarken parçalayabilmektedirler. Genel olarak ağızlarında dil bulunmasa da bazı türlerde dil olarak tanımlanabilecek gelişmemiş organlar bulunur ancak bu organlar gelişmediği için genel olarak kullanılmamakta, bu nedenle dil olarak sayılmamaktadır. Balıkların burunları da solunum amaçlı kullanılmamakta, suda çözünmüş hale bulunan kimyasal maddeleri algılamaya yaramaktadır.

Mıknatısların özellikleri

mıknatısların özellikleriDoğal bir şekilde oluşan ve Mıknatıs Taşı olarak isimlendirilen çeşitleri bulunan mıknatıslar, bilim ve tekniğin gelişmesiyle birlikte insanoğlu tarafından da üretilebilmeye başlanmıştır. Demir, Nikel ve Kobalt gibi elementlerin ferromanyetik (mıknatıs özelliği kazandırılabilen madde) özelliğe sahip olması, mıknatısların da manyetik alan üretmesine ve bu sayede de bazı metalleri kendine çekmesine neden olur. Bu çekme etkisi de mıknatısların özellikleri arasında en belirgin ve önemli olanıdır. Mıknatısların en temel özelliği olan bu çekme etkisi Kobalt, Nikel ve Demir gibi metallerde görülürken; Alüminyum ve Bakır gibi metaller bu çekme özelliğinden etkilenmemektedir. Yani mıknatısların tüm metalleri çekmek gibi bir özelliği yoktur. Ayrıca bilindiği üzere mıknatıslar metal olmayan maddeleri de çekemezler.

Mıknatısların meydana getirdiği manyetik alan, etkileşim haline geçebilen metallerin her zaman aynı şekilde iki karşıt uca toplanmasına neden olur ki, bu özellik de insanoğlunun  yön bulmasını sağlayan güvenilir bir araç olan pusula yapımında kullanılır. Mıknatısın manyetik alanından etkilenen metallerin mıknatısın oluşturduğu manyetik etki alanının içine konması halinde, tüm malzeme birbirine karşı olan iki uçta toplanmaktadır. Bu iki karşıt uca da Kuzey ve Güney Kutbu denmektedir. Sabit mıknatıs ve elektromıknatıs olmak üzere iki farklı mıknatıs türü bulunmaktadır. Elektromıknatıslar; ferromanyetik özelliğe sahip olan bir metalin etrafına sarmal olacak şekilde bir tel dolanması ve tele de gelirim uygulanmasıyla elde edilir.

Elektromıknatıslardan farklı olarak herhangi bir gerilime tabi tutulmaya gerek olmadan kendiliğinden mıknatıs özelliğine sahiptir. Doğada mıknatıs özelliğine sahip olan doğal maddeler bulunduğu gibi, ferromanteyik özelliğe sahip olan herhangi bir metalin de sabit mıknatıs haline getirilmesi mümkündür. Ferromanyetik özelliğe sahip olan metaller üç farklı yöntem kullanılarak sabit mıknatıs haline getirilebilir ve bu işleme de mıknatıslama denir. Ferromanyetik özellikli metallerin mıknatıslanmasına yani sabit mıknatıs haline dönüşmesine neden olan üç olay;

  • Metali ısıtarak ya da soğutarak yerkürenin manyetik alanı yönünde çevirmek
  • Cismin mevcut bir mıknatısın kutbuna sürtmek
  • Metali yerkürenin manyetik alanına paralel gelecek şekilde yerleştirerek cisme ani ve oldukça şiddetli bir darbe indirmektir.

Mıknatısların en önemli özelliklerinden bir diğer de, mıknatısın eş kutuplarının birbirini itmesine karşın zıt kutuplarının birbirini kuvvetli bir biçimde çekmesidir. Bilimin gelişmesi sonucunda paralel olarak gelişen teknik insanoğlunun teknoloji üretmesine ve sonuç olarak da yapay olarak da sabit ya da elektromıknatıs üretebilecek hale gelmesini sağlamıştır.

İlk Müslüman Türk devletleri

idil tuna türkleriİlk Müslüman Türk devleti dendiğinde çoğu insanın aklına, okul yıllarında edindiği bilgiler doğrultusunda Karahanlılar Devleti gelir. Karahanlılar bilinen insanlık tarihinde Müslümanlığı kabul eden ilk “büyük” Türk devleti olmasına karşın 20. yüzyılda tarihçilerin yaptığı araştırmalar, büyük küçük fark etmeden tüm devletler incelendiğinde ilk Müslüman Türk devletinin Orta Asya’da değil çok daha farklı bir konumda olduğunu ortaya çıkarttı. “Türklerin ana yurdu Orta Asya’dır” ibaresinden yola çıkarak ilk Müslüman Türk devletini bulmak için Asya dolaylarına bakılsa da, gözlerin günümüz Rusyasına çevrilmesi gerekiyor. Bazı tarihçiler yaptığı çalışmalar neticesinde ilk Müslüman Türk devletinin İdil Bulgar Hanlığı olduğu sonucuna varmıştır. Bulgar kelimesinin, yüzlerce yıl geriye giderek kelimenin Türkçe kökenine inildiğinde “karışık” manasına geldiği görülmektedir. Hun Türlerinden olan Utrgur ve Kutripur boylarının Hunların yıkılmasının ardından bir araya geldi ve bu iki boyun “karışmasıyla oluşan” topluma “Bulgurlar” dendi.

630 yılına kadar Göktürklerin çatısı altında yaşayan Bulgurlar, daha sonra devletin yıkılmasının ardından bugün itibarıyla Rusya olan coğrafyada Büyük Bulgarya Devleti’ni kurdular. Günümüzd Bulgar dendiğinde çok farklı bir millet algılansa da, aslında Bulgar kelimesi bu iki Türk boyunun bir araya gelmesiyle oluşan “karışık” toplumu tanımlamak için kullanılan öz Türkçe bir kelimedir ve Bulgurlar olarak bu iki Türk boyunun da kurduğu devletin ismi olmuştur. İslamiyet’i seçtikten sonra Uygur alfabesini kullanmaya başlayan Karahanlılar, bu sayede resmi dil olarak da Türkçeyi kullanarak edebi eserlerini de bu şekilde yazmıştır. Bu yazılı kaynakların incelenmesi neticesinde uzun süre boyunca pek çok tarihçi ilk Müslüman Türk devletinin Karahanlılar olduğunu düşünse de, yakın geçmişte İdil Bulgar Hanlığının İslamiyet’i kabul eden ilk Türk devleti olduğuna dair görüşler de ortaya çıkmıştır.

670’li yıllarda Balkanlara doğru yönelen ve burada Tuna Bulgar Devleti’ni kuran Bulgurlar yani Utrgur ve Kutripur Türk boyları, bu yıldan itibaren “Tuna Bulgarları” olarak tanındılar. Tuna Bulgarlarının yani karışık iki Türk boyunun kurduğu bu devlet daha sonraki yıllarda Slav Hanının Ortodoks olmasından sonra Slavların arasına karıştılar. Slavlarla karşılan Tuna Bulgarlarının büyük bir bölümü de Hıristiyanlığa geçti. Nitekim günümüzde de bazı tarihçiler günümüzdeki yaşayan Balkan halklarının bir bölümünün Tuna Bulgurlarının soyundan geldiğini söylemektedir. İdil Bulgar Hanlığı olarak iki Türk boyu tarafından kurulan ve ilk Müslüman Türk devleti olduğu söylenen bu toplum sonradan Balkan halklarına karışmış olsa da, bilindiği üzere Balkanlarda hala birçok Türk kökenli topluluk yaşamaya devam etmektedir. Tuna Bulgarlarının ilk Müslüman Türk devleti olduğuna dair görüşlere sahip olan tarihçilerin sayısının çok fazla olmadığı ve bazı açıklamaların söylem olarak görülmesi, hala pek çok tarihinin Karahanlıların ilk Müslüman Türk devleti olduğunu düşünmeye devam etmesine sebep olmaktadır.

Folik asit eksikliği

folik asit eksikliğiHalk arasında kansızlık olarak bilinen anemi rahatsızlığının en önemli nedenlerinden olan folik asit eksikliği, uzun vadede çok ciddi ve kişiye bağlı olarak hayati derece öneme sahip olan sağlık sorunlarının gündeme gelmesini sağlayabilir. Folik asit olarak ifade edilen bileşik bir B grubu vitaminidir ve 1941 yılına kadar keşfedilmeyi bekledikten sonra ilk olarak “ıspanak” üzerinde yapılan incelemeler sonucunda bulunmuştur. Latince “Folat polisin” olarak ifade edilen ve kimyasal formülü “C19H19N7O6” şeklinde olan folik asit, B9 Vitamini olarak da adlandırılmaktadır. B grubu vitaminlerin en az diğerleri kadar önemli olan folik asit yeşil yapraklı sebzelerin büyük bir bölümünde bulunmakta, bu sebepten ötürü de herkesin beslenme alışkanlıklarına bu yeşil yapraklıları muhakkak dahil etmesi gerekmektedir.

Protein-kalori eksikliğinden kaynaklanan folik asit eksikliği, aneminin “megaloblastik anemi” türevi şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bozuk bir beslenme düzenine sahip olan her bireyde bu kansızlık tipinin görülmesine sebep olabileceği gibi, dengeli bir şekilde beslenen bireylerde de sindirim sistemi bozuklukları yaşanması halinde folik asit eksikliği görülebilmektedir. Demir eksikliğinde olduğu gibi folik asit eksikliği hamilelik sürecinde de gelişebilmektedir. Sindirim sistemi bozuklukları ve gebelik süreci dışında folik asit eksikliği Sara (Epilepsi) hastalarının tedavisinde kullanılan bir takım ilaçların düzenli olarak alınması halinde de görülebilir. Bu sebeple epilepsi hastalarının şayet bu tür ilaçlar kullanmaları halinde doktorlar hastanın folik asit takviyesi almasını uygun görebilir. Ancak unutulmamalıdır ki, hastanın folik asit takviyesine ihtiyaç duyduğuna ancak uzman bir doktor karar verebilir.

folik asitDüzenli olarak kullanılan bazı antibiyotiklerin de folik asit eksikliğine neden olması söz konusudur. Tüm antibiyotikler olmasa da bazı antibiyotik türlerinin uzun süreli kullanılması gerektiğinde hekimler hastaya folik asit takviyesi almasını tavsiye edebilir. Folik asit eksikliği ayrıca yaygın olarak alkol sorunu yaşayan kimselerde görülmektedir. Megaloblastik kansızlık tipinin sıkça görüldüğü alkoliklerde, çok fazla akol tüketimi neticesinde B9 Vitamini eksikliği belirebilmektedir. Özellikle rakı, bira ve şarap gibi alkollü içecekleri “çok fazla” içen kişilerde ilerleyen süreçte folik asit eksikliği görülmesi oldukça yaygındır. Nebati ve hayvansal gıdaların oldukça büyük bir bölümünde bulunan folik asit, her insan tarafından günlük olarak alınmalıdır. Kadınların günlük folik asit ihtiyacı ise hamilelik sürecinde %50 oranında dahi artabilmektedir ve bu sebeple de “uzman hekim tavsiyesi” ile anne adayının folik asit takviyesi alması gerekebilir.

Yaşa göre ideal kilo hesaplama

ideal kilo hesaplamaVücut kitle indeksi olarak ifade edilen ve insanların boy ile ağırlığının birbirine oranlanması ile elde edilen değer, her bireyin ideal kilosunu hesaplaması için kullanılır. İdeal kilo aslında kişinin bedeniyle herhangi bir sorunu kalmadığı ve iç organların da sağlıklı bir şekilde çalışabildiği kilo olmakla birlikte, bu kilo kişiden kişiye göre farklılık gösterir. Vücut kitle endeksi; ağırlık cinsinden kilo değerinin, boyun metre cinsinden değerinin karesine bölünmesiyle bulunur. Bu şekilde kişinin vücut kitle endeksini bulması halinde bulduğu değer 20 ile 25 arasında ise kişi zaten ideal kilosunda demektir. 20 ile 25 arasındaki vücut kitle indeksleri genel olarak diyetisyenler tarafından “normal” olarak kabul edilir. Bazı diyetisyenler ise 18-20 arasındaki vücut kitle endekslerini “kabul edilebilir” seviye olarak kabul etmesine karşın, kadın erkek fark etmeden bu kiloların normalin altında olduğu ve hatta zayıf denebileceğini söyleyen diyetisyenler de bulunmaktadır.

Kişinin ideal kilosunu hesaplamak için boyunun metre cinsinden karesini alarak, birkaç deneme yapması ve 20-25 arasındaki değerlere ulaşmaya çalışması dahi yeterli olacaktır. Bu bağlamda 22,5 değerinin ideal kilo olduğu var sayılırsa, kişinin hesap makinesi ile birkaç kilo değeri denemesinin ardından 22,5 değerini bulması ve bu şekilde de ideal kilosunu öğrenmesi mümkündür. İdeal kilo kişiden kişiye ve yaşa göre değişebileceği gibi, kişinin sahip olduğu bir takım rahatsızlıklar da bu kilo değerini etkileyebilir. Genel olarak insanların metabolizmalarının 30 yaşından sonra “yaklaşık olarak” her 10 yılda %10 oranın yavaşladığı ifade edilmektedir. Bu yavaşlama oranı da kişiden kişiye değişse de, her insanın yaşlandıkça metabolizmasının da bir miktar yavaşladığı söylenebilir.

İnsanların yaşlandıkça ideal kilo değerleri çok fazla değişmese dahi bu değere ulaşmak için sağlıksız beslenmemesi gerekir. Yaş ilerledikçe bir miktar kilo artışları sağlık sorunlarına neden olmadığı ve kişinin yaşam kalitesinde önemli bir değişiklik olmaması halinde hekimler tarafından normal kabul edilebilir. Ancak en doğrusunun diyetisyenden de önce bir “hekime” danışmak olduğu da unutulmaması gerekenlerin başında yer alır. İdeal kilosuna ulaşmak için ağır diyet ve egzersiz programlarına girmek kişi için ciddi sorunlara neden olabilir. Ayrıca ideal kiloya ulaşmak için kesinlikle sağlıklı ve “uzun vadeli” bir program uygulanması gerekir. Kişinin ideal kiloya ulaşması yaşam alışkanlıklarını değiştirmesi ve “sağlıklı yaşamayı” bir alışkanlık haline getirerek bir ömür boyunca da bu alışkanlığı koruması ile mümkün olmaktadır.